İnsan neden kendi dilinden dökülen, kendi iradesiyle imza attığı hataları kabullenmekte bu kadar zorlanır? Neden o aynaya bakacak cesareti kendinde bulamaz? Hele ki mevzubahis siyasetin o kaygan, o hesapçı koridorlarında yürüyenlerse… Ağzından çıkan sözün esiri olacağını bilecek insan. Söz bir kez namludan çıktı mı, arkasında dağ gibi duracaksın. Duramayacaksan, o sözü hiç etmeyeceksin.
Çünkü bu hayatta bazı şeyler rütbeyle, makamla dağıtılmaz. Mesela şeref… Şeref, kişilerin birbirine lütfedeceği, cebinden çıkarıp vereceği bir madalya değildir. Şeref; bir insanın toplumun vicdanındaki yeridir, duruşudur, omurgasıdır.
Bugün 15 Temmuz. O hain, o karanlık darbe girişiminin üzerinden tam 10 yıl geçti.
Bugün ekranlarda, kürsülerde kimin ne anlattığı, hangi hamasi cümleleri kurduğu beni pek ilgilendirmiyor. Ben o geceyi ve sonrasını etimde, kemiğimde, hayatımın tam ortasında yaşadım.
Hatırlıyorum… O karanlık sürecin hemen ardından, Gürcistan’a kaçan FETÖ firarilerinin beni namlunun ucuna koyduğunu dün gibi hatırlıyorum. Beni vurması için tetikçi tutmuşlardı. O arkadaş geldi, ofisimin kapısını çaldı. Karşımda durup, "Tahircim senin başın için bana 50 bin dolar vadettiler" dedi. Biz ne mi yaptık? Oturduk, o arkadaşla karşılıklı çayımızı içtik. O çay bitti, arkadaş gitti. Biz buradaydık, gitmedik.
O gece ve sonrasında etrafımız bir anda mahşer yerine döndü. Yanımızda saf tutmak isteyenler, "Ağabey seninle bir fotoğraf çekilebilir miyiz?" diye kuyruğa girenler, "Senin gölgende biraz oturalım" diyenler… Sonradan öğrendim ki, meğer o can havliyle yanımıza sığınanların bazıları gizli tanıkmış; bizi kendilerine zırh yapmaya, bizim temiz ismimizin arkasına saklanmaya gelmişler. Hepsi geldi, hepsi geçti.
O ilk günlerin sıcağında, heyecanın ve kaosun en zirve yaptığı anlarda, o dönemin CHP İl Başkanı Teoman Sancar’a telefon edip, o can havliyle ve heyecanla, "Ağabey, siz de çıkın sahaya" diye seslenişim belki hata idi.
Tam 10 yıl… Dile kolay, bir ömrün neredeyse sekizde biri.
Bugün geriye dönüp baktığımda içim müsterih. Beni bir kalkan gibi kullanmaya kalkan o fırsatçıları affettim. Canıma kastetmek için tetikçi tutanlara da hakkımı helal ettim gitti. Vatana, millete hainlik edenlerin hesabını görmek zaten benim değil, adaletin işidir; herkes borcunu o yüce divanda ödesin.
Ancak benim bu dünyada affetmeyeceğim, sineye çekmeyeceğim bir şey var:
Altındaki koltuktan güç alıp, o geçici makamları birer kırbaç gibi kullanarak etrafına korku salanlar… Sağ sola efelik yapanlar…
İçimden onlara, "Yahu sen kimsin, nesin? Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın" demek geçiyor ama demiyorum. Çünkü biliyorum ki asıl tehlike o efeler değil. Asıl tehlike, o koltuk sahiplerinin etrafında dönüp duran, yalamaktan dilleri pert olmuş o dalkavuklar güruhudur. Koltuk gider, efe susar; ama o dalkavukların pütürlü dilleri gün gelir en çok canı yakar.
Bu satırları bir hesapla, bir kitapla yazmadım. Tamamen kalbimin sesini kâğıda döktüm. 10 yıl sonra bugün, maskeler düşmüş, herkes kendi asıl çehresiyle baş başa kalmışken; kimin nerede durduğunu, kimin kimin gölgesinde saklandığını tarih çoktan yazdı.
Biz buradayız. Çayımız hâlâ sıcak, alnımız hâlâ açık.