Bugün bir alışveriş merkezinin kalabalığı içinde yürürken arkamdan bir ses yükseldi: "Tahir, sen misin?"
Döndüm. Yüzü yabancı ama bakışları samimi bir çehre. Tanıyamadığımı anlayınca hemen ekledi: "Sen Asker Dayı’nın torunu değil misin?"
Dedem Rahmetli Ramazan Ali Helvacı... Köyün hamalıydı. "Asker" derlerdi lakabına. Kimin taşınacak bir yükü, görülecek bir işi varsa oradaydı. İş yoksa semer diker, o da yoksa dağa çıkıp odun keser, ekmeğini taştan çıkarırdı. Süse’de, yani ana caddede eski bir evi vardı dedemin. Çocukluğuma dair en net hatıralardan biridir: O evin kapısının bir gün bile kilitlendiğini görmedim.
Çünkü o zamanlar anahtar demirde, kilit kapıda değildi; insanın vicdanındaydı. Mahalle kültürü vardı, dayanışma vardı, hepsinden öte utanma vardı. Yanlış yapan, kul hakkına giren bir adam ertesi gün aynaya bakamaz, komşusunun yüzüne doğrultamazdı bakışlarını. Toplumu ayakta tutan şey süslü kanun maddeleri değil, göğsümüzün ortasında taşıdığımız o sessiz mahkemeydi.
Bugün gelinen noktada kilit sayımız arttı, her köşe başına kameralar dizdik. Peki güven arttı mı? Ne gezer... Dürüstlük zayıfladıkça kilitlere sığındık. Eskiden hırsız gecenin karanlığından, en çok da yakalanırsa düşeceği utançtan korkardı. Şimdilerde ayıp, yapılan ahlaksızlıkta değil; adeta "yakalanmakta" ya da "acemi davranmakta" aranır hâle geldi.
Mesele sadece bireysel bir yozlaşma da değil üstelik. Seçilene yetki veriyoruz ama o yetki sorumluluk duygusuyla dengelenmediğinde çürüme başlıyor. Görev bir emanettir. Kimi o emaneti gözü gibi korur; kimi ise oturduğu makamı, işlediği kusurların üzerine örteceği bir "dokunulmazlık zırhı" zanneder.
Ahlaki zayıflama bir virüs gibidir: Önce bireyi zehirler, sonra kurumları çürütür, en sonunda da siyaseti esir alır. Partiler değişir, isimler değişir, koltuklar el değiştirir... Ama değişmeyen tek bir hakikat vardır: Ahlak zayıfladıkça, hukuk tek başına daha fazla yük taşımak zorunda kalır.
Nitekim bugün kamuoyunun gündemini meşgul eden iddialar, yolsuzluk tartışmaları ya da liyakat krizleri karşısında sıklıkla aynı refleksi görüyoruz: “Konuşmayalım, büyütmeyelim, halı altına süpürelim...” Şunu kimse unutmasın: Eğer vatandaş artık feryat etmiyorsa, sesini çıkarmıyorsa bu durum işlerin yolunda olduğunu göstermez. Vatandaş susuyorsa, beklentiyi kesmiş demektir. Beklentinin bittiği yerde ise yeni arayışlar başlar.