On sekiz saatte kabul edilen "çerçeve yasa", otuz yılda 14.902 canımızı alan bir örgütün üyelerine erteleme kapısı açarken; şehit ailesine, gaziye tek bir soru sormadı. Meclis "millî dayanışma" diyor! Peki bu dayanışmada kimin sesi var?
Bir kanun düşünün. Adı "Milli Dayanışma". İçeriği ise otuz yılı aşkın süredir bu topraklarda kan döken bir örgütün üyelerine, on iki maddelik bir metinle, beş-on yıllık bir "unutma" sözü veriyor. Sormak lazım, yüksek sesle: Bu dayanışma kiminle? Kimin acısıyla, kimin kaybıyla dayanışma içinde bu Meclis çoğunluğu?
Cevap, komisyonun kendi tutanağında zaten yazıyor; kimse inkâr edemez. Bir vekil sordu, salon sustu: "Şehit aileleri nerede? 6.500 küsur asker var. Gazilerimiz nerede?" Kimse cevap veremedi. Çünkü cevap yoktu. On sekiz saat süren, gece yarısını, sabahı bulan bir maratonda; etki analizi yok, mağdur çağrılmamış, uzman dinlenmemiş. Ama iş, sıradan bir ihale evrakı imzalar gibi, hiç durmadan, hiç sorgulanmadan Genel Kurul'a fırlatıldı.
Bu tesadüf değil. Bu bir tercih. Ve bu tercihin bedelini kimin ödediği çok açık: acısını otuz yıldır taşıyanların.
Kapı Kapandı, Vicdan da Kapandı
O gün Meclis koridorunda bir kapı açılmadı diye milletvekilleri saatlerce ayakta bekletildi, kapıya yumruk attı. Görüntüler ortada; inkârı yok. Ama asıl skandal o kapı değil. Asıl skandal, otuz yıldır bu ülkenin faturasını canıyla ödeyen ailelerin bu sürece bir kez olsun, bir dakikalığına bile olsa davet edilmemiş olması. Uzman çağırma yetkisi İç Tüzük'te var, kullanılmadı. Şehit ailesi çağırma vicdanı da yoktu demek ki.
Konuşulan şey soyut bir "barış projesi" değil. Rakamı, tarihi, ismi olan bir hesap bu; bu hesap kapatılmadan kimsenin "dayanışma" kelimesini ağzına alma hakkı yok.
Milli Savunma Bakanlığı'nın kendi verilerine göre, 15 Ağustos 1984'ten Ağustos 2024'e kadar geçen 40 yılda toplam 14.902 vatandaşımız şehit oldu. Bunun 8.486'sı güvenlik görevlisi: 6.387 asker, 1.512 korucu, 587 polis. Geri kalan 6.416'sı sivil vatandaş.Devletin kendi kayıtlarına göre yaralı sayısı güvenlik görevlilerinde 21 bini, sivillerde 11 bini aşıyor. Bu bir istatistik değil, 14.902 tabuttur.
Ve o "sivil" rakamının arkasında kimler var, hiç sorulmuyor. Anadolu Ajansı'nın yıllar içinde tekrarladığı resmi çizgi zaten söylüyor: aralarında bebeklerin, çocukların ve kadınların da bulunduğu 15 bini aşkın insan bu topraklarda PKK terörüne kurban gitti. Bu "aralarında" kelimesinin arkasında isimler, tarihler, köyler var; unutmak isteyenler için hafıza tazeleyelim. 9 Kasım 1984'te Eruh Karageçit köyünde katledilen 9 kişiden 5'i kadın, 4'ü çocuktu.12 Ocak 1987'de Şırnak Uludere'de öldürülen 8 kişiden 2'si çocuktu. 23 Ocak 1987'de Mardin Midyat'ta öldürülen 10 sivilden 4'ü çocuktu.1995'te Kulp Hamzalı'da iki ayrı baskında öldürülen 23 kişi için ilçenin kaymakamının kendi ifadesiyle söylenen tek cümle yeter: Kadın, çocuk, bebek, yaşlı demeden katlettiler.
Bunlar tek tek vakalar değil, bir örüntü; sistematik bir vahşetin kayıtlı tarihi. Öğretmenler sınıfa giremeden, doktorlar hastasına ulaşamadan, köylüler kendi evinde uyurken öldürüldü. Bu ülkenin hafızasıdır bu; devletin kendi rakamlarıyla, kendi arşiviyle kayıt altına alınmış bir hafıza. Ve şimdi tam da bu hafızaya rağmen, bu hafızaya tek bir kelime danışılmadan bir "erteleme" mekanizması apar topar kuruluyor.
Adı erteleme. Peki fiilî sonucu ne? Yargılanmayacak. Cezaevine girmeyecek. Dosya düşecek. Beş-on yıl sonra hakları geri gelecek. Devlet bunun "af olmadığını" söylüyor; hukuki teknik olarak belki öyledir. Ama şehidinin mezarı başında duran bir anneye bu farkı kim anlatacak? Hangi madde, hangi gerekçe, hangi komisyon raporu bu farkı taşıyabilir? Kimse bu soruyu göze alıp cevaplamadı, çünkü cevabı yok.
"Bir Kereliğine" Masalı
Kanunun mimarları "geçici, bir kereliğine çıkarılacak bir düzenleme" diyor. Ama metnin kendisi böyle demiyor; bu, gözden kaçan bir ayrıntı değil, bilinçli bir sessizlik. Kanunun bir bitiş tarihi yok. Sınırlı olan tek şey, altı aylık başvuru penceresi, yani yararlanma hakkı. Kanunun kendisi kalıcı, süresiz yürürlükte kalıyor. Bugün "siyaset yasağı yok" diyenler, yarın hak yoksunluklarının kalkmasıyla bu isimlerin yeniden kamusal alana, belki de doğrudan siyasete dönüşünü izleyecek. Bunu bugünden söylemek kehanet değil, metnin kendi maddesini okumak. Kimse "böyle bir şey olmayacak" diyemez, çünkü metin tam tersini yazıyor.
Ve unutmayalım: Bu süreç boyunca imza toplama saatlerle sınırlı tutuldu, metin partilere son dakika servis edildi, imza atan bazı vekillerin bile içeriği tam bilmediği iddia edildi. Şeffaflık yok. Kamuoyu tartışması yok. Sadece "tarihî mutabakat" diye pazarlanan, itiraza tahammülü olmayan bir hız var. On sekiz saatte kabul edilen bir metnin arkasında otuz yıllık bir acı sıkıştırılmış durumda; ve kimse durup "yavaşlayalım, önce dinleyelim" demiyor.
Güvenpark'taki Çığlığı Duyan Var mı?
Ankara'da, Güvenpark'ta çadır kurup açlık grevi yapan Er Şehit Aileleri ve Er Gaziler Platformu'nun sözü ortada: "Bizi bir kez daha boynu bükük bırakırsanız, hakkımızı helal etmiyoruz." Bu bir slogan değil, bir ültimatom. Ve bu ültimatomun ne komisyon salonunda ne de Genel Kurul kürsüsünde bir karşılığı var. Açlık grevindeki bir aileyi duymamak, duymak istememekle aynı şeydir.
Şunu sormanın tam zamanı: Bu Meclis çoğunluğu, kimin sesini "millî" sayıyor? On sekiz saatte, itiraza yer bırakmadan kabul edilen bir metni mi, yoksa otuz yıldır çocuğunu, eşini, babasını toprağa veren ailelerin sesini mi? Bu soruya verilecek dürüst bir cevap yoksa, kanunun adındaki "millî" kelimesi de sorgulanmalı.
Buda benim yorumum olsun!
Barışın kıymetli olduğunu, silahların susmasının bu ülkeye nefes aldıracağını inkâr eden yok. Ama barış, bir tarafın acısını yok sayarak, bir tarafın sesini duymadan inşa edilemez; inşa edilirse o, sadece ertelenmiş bir kırgınlıktır, kalıcı bir barış değil. Adı ne olursa olsun (çerçeve yasa, dayanışma kanunu, erteleme mekanizması), bu metin şehit ailesinin, gazinin sofrasına hala oturmadı. Ve oturmadığı sürece, bu kanunun adındaki "dayanışma" kelimesi, kâğıt üzerinde kalan boş bir söz olmaktan öteye geçmeyecek.
Meclis'in kapısı milletvekillerine, saatler sonra da olsa, açıldı. Şehit ailelerine, gazilere açılan kapıyı ise hâlâ arıyoruz. Ve bu kapı açılmadan atılan her imza, eksik bir imzadır.