Sabah yine olacak. Güneş yine doğacak, telefonlar yine acı acı çalacak. Birileri yine masanın başına geçip "Bugün neyi kapatabilirim, günü nasıl kurtarabilirim?" diye hesap yapacak. Ve belki birileri yine kendi kendine fısıldayacak: "Bugünü de çıkarabilirsem..." Asıl sormamız ve cevabını derhal almamız gereken soru şudur: Üreten, çalışan, bu ülkenin yükünü sırtlayan insanları birer birer kaybetmeden, onların sesini ne zaman duyacağız?
Ekonomiyi sadece borsa grafiklerinden, enflasyon rakamlarından ya da süslü istatistiklerden ibaret sananlar, Denizlili Erol Tuna, işadamı ve benim dostum bu yazıyı paylamış. Hasan Mete den alıntı yaparak bende etrafıma baktım. Sonra kendime baktım. İşte o yazı ekonomi; sabahın köründe besmeleyle kepengi açan esnafın elidir, ay sonu geldiğinde çalışanının yüzüne mahcup bakmamak için yatakta dönüp duran patronun uykusuzluğudur.
Bugün sormak lazım: Siz hiç gece yarısı saat 11’de, 12’de hâlâ köşe bucak para arayan bir esnaf gördünüz mü?
"Yarın çekim yazılmasın, kredim gecikmesin, taksitim aksamasın; bir gün daha, sadece bir gün daha dayanayım" diye telefon rehberindeki en son ismi bile aramaya çekinerek yelken açan bir adam gördünüz mü? O insan bilir çünkü; tek bir ödemenin aksaması, 30 yılda tırnaklarıyla kazıyarak, ilmek ilmek kurduğu o koskoca düzeni bir gecede yerle bir edebilir.
Ya konkordato girdabına kapılanlara ne demeli?
Malını vadeli satmış, sözüne güvenip çekini kesmiş ama alacaklı olduğu dev şirket tek bir kararla konkordato ilan edince dımdızlak ortada kalmış bir tacirin çaresizliğine şahit oldunuz mu? Sistem ona diyor ki: "Sen alacağını alamazsan alama, o senin sorunun. Ama borcunu ödeyeceksin!" Alacağını tahsil edemediği için kendi borcunu ödeyemeyen, sonra da kendi kapısında alacaklıların, icraların, tehditlerin gölgesini yaşayan o insanların yükünü kim tartabilir?
Evinin önünde, iş yerinde, çoluğunun çocuğunun gözü önünde eğilen o başların vebalini kim ödeyecek?
Yıllarca üreten, yanına insan alıp ekmek veren, vergi ödeyen, kimsenin cesaret edemediği risklerin altına gövdesini koyan o sanayiciyi düşünün... Bir sabah kalkıyor ve onlarca yıllık emeğinin, gözünün nurunun avuçlarının arasından sabun köpüğü gibi kayıp gittiğini görüyor.
Bugün görmek isteyen, başını protokol masalarından kaldırıp bir sokak arasına, bir sanayi sitesine baksın.
Çünkü mesele sadece rakamlardan ibaret bir "para" meselesi değil. Bir işletme battığında sadece bir bilanço kapanmıyor. Bir işveren yere düşüyor, onlarca çalışan evine ekmek götüremiyor, tedarikçinin alacağı batıyor, zincirleme olarak başka bir işletmenin çeki dönüyor ve en nihayetinde bir ailenin huzuru, düzeni unufak oluyor.
Yüksek enflasyon sadece etin, sütün, ekmeğin fiyatını artırmaz. Enflasyon uzun sürdüğünde güveni zedeler, öngörülebilirliği yok eder, insanın yarına olan umudunu aşındırır. Buna bir de ahlaki erozyon, verilen sözün kıymetsizleşmesi, borç-alacak ilişkisindeki çürüme eklenince, iş ekonomik bir kriz olmaktan çıkar; doğrudan toplumsal bir çöküşe dönüşür.
Sabah yine olacak. Güneş yine doğacak, telefonlar yine acı acı çalacak. Birileri yine masanın başına geçip "Bugün neyi kapatabilirim, günü nasıl kurtarabilirim?" diye hesap yapacak.
Ve belki birileri yine kendi kendine fısıldayacak: "Bugünü de çıkarabilirsem..."
Asıl sormamız ve cevabını derhal almamız gereken soru şudur: Üreten, çalışan, bu ülkenin yükünü sırtlayan insanları birer birer kaybetmeden, onların sesini ne zaman duyacağız?
Unutmayın; üreticiyi kaybettiğimiz gün sadece fabrikaların şalteri inmez, dükkanların ışığı sönmez. Bu ülkenin geleceğe olan ışığı da birer birer karartılmış olur.