Mahkeme kararıyla sapasağlam teslim edilmişti, tebligatla ölüm haberi geldi! Midesinde bir damla su bile bulunmayan 4 yaşındaki Aren Eren'in ölümündeki korkunç iddialar ve geride kalan ikiz kardeşlerin hukuk savaşını dile getirmek bir BABA olarak boynumun borcu..

Biz gazeteciler her gün yolsuzlukları, mafya hesaplaşmalarını, siyasi kumpasları yazarız, partilerin adam kayırmalarını yazarız. Midemiz bulanır, isyan ederiz ama bir şekilde alışmışızdır kötülüğün bu sıradanlığına. Fakat bazen öyle bir haber, öyle bir olay önünüze düşer ki; kalem elinizden kayar, nefesiniz kesilir. İnsan olduğunuzdan, insanlığınızdan utanırsınız. Bende bir baba olarak bu yazıyı yazarken paramparça oldum!

Geçtiğimiz gün, cinayet büronun efsane isimlerinden, emekli komiser Savaş Kurtbaba’nın yayınını izlerken tam olarak bunu yaşadım. Kanım dondu.

Bugün size siyasetten değil, 4 yaşında, karanlık bir odada yavaş yavaş, santim santim eriyerek hayattan koparılan bir çocuktan bahsedeceğim. Aren Eren’den...
Olayın geçmişi aslında tanıdık bir Türkiye hikayesi. Edirne’de bir düğün, gereksiz bir kavga, araya giren baba Huday Can Eren, kırılan bir kemik ve istinaf sonrası gelen hapis cezası. Baba cezaevindeyken, Yunan vatandaşı olan anne ile ipler kopuyor. Anne Yunanistan’a gidiyor.

Bu süreçte küçük Aren Eren’e babaannesi Semiha Hanım bakıyor. Gözünden sakınıyor, üzerine titriyor. Fakat hukuk işliyor; mahkeme çocuğun velayetini anneye veriyor. Babaanne, mahkeme kararıyla, yanında psikolog ve polisle birlikte, 22 kilo ağırlığında, kanlı canlı, sapasağlam torununu o "anneye" teslim ediyor.

Sonrası... Sonrası dipsiz bir kuyu.

Aylar geçiyor, babaanneden çocuk kaçırılıyor, telefonlar engelleniyor. Ve 22 Mayıs günü savcılıktan gelen bir tebligatla acı gerçek yüzlerine çarpıyor: Aren Eren öldü.
Peki nasıl öldü bu çocuk? Trafik kazası mı? Amansız bir hastalık mı?

Keşke öyle olsaydı da "kader" deyip geçebilseydik.

Yunanistan’dan gelen otopsi raporunu okuduğunuzda, insanlığın nasıl bittiğine, vicdanın nasıl çürüdüğüne tanık oluyorsunuz. Otopsi raporu bas bas bağırıyor: Çoklu organ yetmezliği.

Sebebi ne biliyor musunuz? Açlık ve susuzluk!

Yanlış duymadınız. Avrupa'nın göbeğinde, Yunanistan'da, öz be öz annesi ve anneannesi tarafından bir odaya kapatılan 4 yaşındaki bir çocuk, günlerce, belki de haftalarca aç ve susuz bırakılıyor.

Yunan anneanne utanmadan, sıkılmadan ifade veriyor: "Ölmeden birkaç saat önce biberonla mama yedirdim."

Ama bilim yalan söylemez. Otopsi raporu, o vicdansızlığın belgesidir. Rapora göre Aren Eren, hastaneye getirilmeden en az 24-48 saat önce hayatını kaybetmiş. Dahası, midesinde, bağırsaklarında tek bir gram yemek kalıntısı, tek bir damla su bulunamamış! Su! Bir çocuğa bir bardak suyu çok görmüşler.

O 22 kiloluk sapasağlam çocuk, açlıktan kendi kaslarını, hatta kalp kaslarını bile tüketerek 9 kiloya düşmüş. 4 yaşında bir çocuk, 9 kiloluk bir iskelet olarak veda etmiş bu iğrenç dünyaya. Otopsi fotoğraflarına bakan avukatların, uzmanların psikolojisi bozulmuş durumda. Bakılamayacak kadar ağır, anlatılamayacak kadar vahşi bir tablo.

Şimdi, geride o canavarların elinden son anda kurtarılan, Yunan hükümeti tarafından koruyucu aileye verilen ikiz kardeşler var: Laren ve Arlen.

Baba Huday Can Eren ve babaanne Semiha Hanım, şimdi o iki yavruyu aynı vahşetten kurtarmak, Türkiye'ye kendi köklerine getirmek için hukuk savaşı veriyor. Avukat Kübra Köse Gökdemir, hem Yunanistan'da hem Türkiye'de iğneyle kuyu kazarak bu davanın peşinden koşuyor.

Bir anneye, bir çocuğa sahip çıkmak dünyanın en kutsal işidir. Ama bu kadına "anne" demek, yeryüzündeki tüm annelere, annelik duygusuna yapılmış en büyük hakarettir.

İnsanlık nereye gidiyor, bu dünya nasıl bu kadar karanlık bir yer haline geldi bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var: Eğer o ikiz bebekler o topraklarda bırakılırsa, eğer bu cinayetin failleri hak ettikleri o ağır cezayı almazsa, o 9 kiloluk tabutun ağırlığı hepimizin boynuna dolanacak.

Vicdanın öldüğü yerdeyiz. Kelimelerin bittiği yerdeyiz.