Her sene aynı şov, her yaz aynı trajedi... Teoride destan yazan o hantal sistem, pratikte liyakatsizlik ve kibirle memleketin ciğerlerini küle çeviriyor. Yanan sadece ağaçlar ve içindeki canlar değil; rant uğruna otel dikilen tepelerde bu halkın aklıyla alay edilişinin resmidir!

Yine aynı kabus, yine genzimizi yakan o aynı duman… Muğla’dan Antalya’ya, Balıkesir’den Çanakkale’ye kadar memleket cayır cayır yanıyor. Ama asıl yanan ne, biliyor musunuz? Her yaz aynı tiyatroyu izlemek zorunda bırakılan bu halkın aklıyla alay edilmesi.

Çünkü asıl dehşet verici olan, bu manzaraya artık şaşırmıyor oluşumuz.

Her sene aynı terane! Kameralar karşısına geçip kravatlarını düzelterek anlatıyorlar: "Yok efendim şu kadar uçak kiraladık, yok filomuz şöyle devasa, bu kadar araçla yangına müdahale edeceğiz..."

Kâğıt üzerinde sorsanız, teoride yangın daha çıkmadan söndürecek kapasiteye sahibiz. Peki ya pratikte? Pratikte her yaz haber bültenlerine "Bugün şu kadar futbol sahası büyüklüğünde ormanımızı kaybettik" diye başlıyoruz. Uzmanların yıllardır yırtındığı o "ilk müdahaledeki altın dakikalar", bürokrasinin hantal koridorlarında, liyakatsiz yöneticilerin karar alamama krizlerinde heba olup gidiyor.

Sonra da çıkıp "iklim krizi" diyorlar. Doğrudur, bilim insanları Akdeniz Havzası'nın daha kurak ve kırılgan olduğunu yıllardır bas bas bağırıyor. Ama elektrik iletim hatlarının altını temizlemeyen, orman yollarını açmayan, yangın emniyet şeritlerini unutan o aciziyeti hangi iklim kriziyle açıklayacaksınız? Yangınla mücadele alev çıkınca değil, kışın başlar. Bizde ise her şey şov, her şey günü kurtarma telaşı.

İşin en acı tarafı ne, biliyor musunuz? O yanan ormanlarda sadece ağaçlar kül olmuyor. Kaplumbağası, kuşu, en ufak böceğiyle bir yaşam hakkı gasp ediliyor. Dilsiz canların çığlıkları, yükselen dumanlara karışıyor.

Peki, alevler sönüp de duman dağıldıktan sonra o yanan yerlere ne oluyor? Hiç takip ediyor muyuz?

Biz gazeteciler ediyoruz. Hani şu "Bir metrekare bile imara açılmayacak" diye yeminler edilen o tepeler var ya... Aylar sonra bir bakıyoruz; o böceğin, o kaplumbağanın yandığı yere şık bir otel, denize nazır lüks bir villa kondurulmuş! "İnşallah otel olmaz" diye acı acı gülümsediğimiz o endişeyi bile, tapu kayıtlarında, mahkeme kapılarında belgelemek için çırpınıp duruyoruz.

Sahada alevlerin içine gözünü kırpmadan atlayan orman işçisinin, itfaiyecinin, AFAD personelinin, o gariban köylünün hakkını asla ödeyemeyiz. Onların fedakârlığı başımızın tacıdır.

Ama güzelim ülkenin en tepesinden en küçük birimine kadar sirayet etmiş o liyakatsizlik, o kibir ve o "biz her şeyi en iyi biliriz" egosu yok mu... İşte bizi asıl yakan odur.

Kürsüye çıkıp mangalda kül bırakmayanlar, pratikte bu ülkede yanmadık orman bırakmadılar. Doğa bize her yıl bedelini canla ödediğimiz bir fatura kesiyor. Biz ise hâlâ enkazın üzerinde aynı yalanları dinlemeye devam ediyoruz.

Yazık. Gerçekten çok yazık.