Türkiye İş Bankası’nın “Tekstil ve Hazır Giyim 2026-I”, TGSD’nin “Vizyon 2050 Stratejik Uzgörü” ve TÜSİAD’ın “Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksi” raporlarını birlikte okuduğumda ortaya çıkan tablo oldukça net:

Türkiye yalnızca tekstil ve hazır giyimde değil, ihracatçı imalat sanayinin genelinde maliyet bazlı rekabet gücünü kaybediyor.

2026 yılının ilk çeyreğinde sanayi üretimi tekstilde yüzde 4,5, hazır giyimde yüzde 22,1 daraldı. Reel ciro tekstilde yüzde 3,3, hazır giyimde yüzde 12,8 geriledi. İhracat tekstilde yüzde 7,4, hazır giyimde yüzde 5,8 azaldı. İki sektördeki yıllık istihdam kaybı 114 bin kişiye ulaştı. Takipteki kredi bakiyesi yüzde 93,2 artarak 24,4 milyar TL’ye çıktı.

Bunları yalnızca küresel talep daralmasıyla açıklamak mümkün değil.

Çünkü 2025 yılında dünya hazır giyim ticareti yüzde 4,35 büyürken Türkiye’nin ihracatı yüzde 5,58 küçüldü. Dünya pazarındaki payımız 35 yıl sonra ilk kez yüzde 3’ün, Avrupa Birliği pazarındaki payımız ise 30 yıl sonra ilk kez yüzde 5’in altına indi.

"Dünya pazarı ortadan kaybolmadı; Türkiye büyüyen pazarda rekabet gücünü ve payını kaybetti."

TÜSİAD’ın Rekabet Gücü Endeksi bu teşhisi imalat sanayinin geneli açısından da doğruluyor.

Endeks 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 1,7 gerileyerek 87,3’e düştü ve tarihsel olarak düşük seviyelerde kalmaya devam etti.

Aynı dönemde dolar bazında;

-İşgücü maliyeti Türkiye’de yüzde 8,5, rakip ülkelerde yüzde 2,1 arttı.

-Ara malı maliyeti Türkiye’de yüzde 3,4, rakiplerde yüzde 1,8 yükseldi.

-Finansman maliyeti Türkiye’de yüzde 0,2 artarken rakip ülkelerde yüzde 1,6 geriledi.

Enerji maliyetlerindeki %6’lık düşüş bile bu bozulmayı telafi edemedi.

Daha da önemlisi, işgücü verimliliği rakip ülkelerle benzer düzeyde gelişti. Dolayısıyla yaşanan rekabet kaybını yalnızca “verimsizlik” veya “yüksek ücret” söylemiyle açıklayamayız.

Sorunun merkezinde "enflasyon, faiz ve döviz kuru arasındaki uyumsuzluk" bulunuyor.

TGSD raporuna göre 2022-2025 döneminde;

- Enflasyon yüzde 216,

- Asgari ücret yüzde 351,

- Politika faizi yüzde 241,

- Döviz kuru sepeti ise yalnızca %144 arttı.

Maliyetlerinin yaklaşık yüzde 60’ı TL’ye bağlı olan bir ihracatçı için bunun anlamı açıktır:

İşçilik, enerji, finansman ve diğer TL maliyetleri enflasyonla yükselirken ihracat gelirinin TL karşılığı aynı hızda artmadı. Sektörün dolar bazlı maliyeti yüzde 26,1 yükselirken satış fiyatları ancak %9,6 artırılabildi.

Çünkü küresel alıcı, Türkiye’deki enflasyonun bedelini ödemiyor.

Ortaya çıkan fark önce kârlılıktan, sonra öz sermayeden, en sonunda da üretim ve istihdamdan karşılandı.

"Para politikası bir taraftan yüksek faizle finansman maliyetini artırırken, diğer taraftan enflasyonun gerisinde kalan kurla ihracat gelirini reel olarak zayıflatıyor."

Şirket aynı anda hem pahalı TL finansman kullanıyor hem de döviz bazında pahalı bir üreticiye dönüşüyor.

Bunun bilançolardaki karşılığı da çok net: İSO İkinci 500-2025 araştırmasına göre, sanayi kuruluşlarının finansman giderleri yüzde 45,2 oranında artarak 138 milyar TL'ye yükseldi; bu giderler faaliyet kârının **yüzde 87*'sine ulaştı.

Yani şirketler üretimden kazandıklarından daha fazlasını finansman sistemine ödüyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunludur. Fiyat istikrarı olmadan sağlıklı yatırım, finansman ve büyüme ortamı kurulamaz.

Ancak enflasyonu kaynağında düşürmeden, döviz kurunu tek başına bir dezenflasyon aracı gibi kullanmak ihracatçı sektörlerin üzerine görünmeyen bir vergi koymaktadır.

Ben “kur ne kadar yüksek olursa o kadar iyidir” anlayışını savunmuyorum. Ani ve kontrolsüz kur artışının enflasyon, borçluluk ve öngörülebilirlik üzerinde yaratacağı zararın da farkındayım.

Savunduğum şey; "enflasyon, faiz ve kur arasında üretimi cezalandırmayan, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir denge kurulmasıdır."

Kurun enflasyon kadar mekanik biçimde artması gerekmeyebilir. Ancak verimlilik farkıyla açıklanamayan kalıcı bir kur-enflasyon makası, ihracatçının rekabet gücünü sistematik olarak aşındırır.

Peki ne yapılmalı?

"Birincisi, enflasyonla gerçek anlamda mücadele edilmelidir."

Mali disiplin, kamuda tasarruf, tarım ve enerji arz güvenliği, yönetilen fiyatlarda öngörülebilirlik ve yapısal reformlar para politikasını desteklemelidir. Enflasyonun bütün yükü faiz ve döviz kuru üzerine bırakılamaz.

"İkincisi, sektörün sermayesini koruyacak bir geçiş köprüsü kurulmalıdır."

Eximbank ve reeskont kredileri daha uzun vadeli ve erişilebilir hale getirilmeli; faiz ve komisyonların kredi başlangıcında tahsil edilmesi yerine vadeye yayılması sağlanmalıdır. İstihdam ve enerji destekleri ise ihracat, verimlilik, kayıtlı istihdam ve dijital dönüşüm kriterlerine bağlanmalıdır.

Ben sınırsız ve koşulsuz desteklerden yana değilim. Ancak rekabet gücü makroekonomik tercihler nedeniyle aşınan stratejik sektörlere geçici bir köprü kurulması da “şirket kurtarmak” değil, ülkenin üretim altyapısını korumaktır.

"Üçüncüsü, şirketler de eski üretim modelinde ısrar etmemelidir."

Yapay zekâ destekli kalite kontrolü, otomasyon, enerji ve kaynak verimliliği, gerçek zamanlı maliyet takibi, Dijital Ürün Pasaportu ve veri temelli fiyatlama artık ertelenebilecek yatırımlar değildir.

Fason üretimden tasarıma, markaya, teknik tekstile ve niş ürünlere geçiş hızlandırılmalıdır. Avrupa’ya yakınlık, hızlı teslimat, küçük parti üretimi, entegre tedarik zinciri ve güvenilirlik Türkiye’nin yeniden fiyatlandırması gereken gerçek avantajlarıdır.

Tekstil ve hazır giyim sektörünü korumak, geçmişin üretim modelini olduğu gibi sürdürmek anlamına gelmez.

Ama dönüşümden söz ederken sektörün sermayesini, yetişmiş insan kaynağını ve üretim altyapısını kaybetmesine de seyirci kalamayız.

"Enflasyonu düşürmeye çalışırken üretimi kaybediyorsak, uygulanan politikanın maliyetini yeniden düşünmek zorundayız."

Çünkü kaybedilen bir sipariş yeniden alınabilir.

"Ancak kaybedilen üretim kası, yetişmiş insan gücü ve sanayi hafızası kolay kolay geri gelmez."

Kaynaklar: TÜSİAD Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksi 2026-I, TGSD Vizyon 2050 Stratejik Uzgörü Raporu, Türkiye İş Bankası Tekstil ve Hazır Giyim 2026-I Raporu.