Siyaseti ve bütçe planlarını bir kenara bırakıp kalbin kimyasal laboratuvarına iniyoruz. İade fişi kaybolmuş duygular, tatlı niyetine tüketilen sevdalar ve "Beni neden uyandırdın?" sitemleri arasında, bu çağın hormonlu aşklarına okkalı bir pazar isyanı.

Çok siyasete, çok hayatın o hiç bitmeyen, o gürültülü maddi akışına kaptırdık kendimizi bu aralar. Beni bilen bilir aslında; severim siyaseti, gündemi, ekonomiyi. Her fırsatta o kulislerin tozunu yutmayı, satır aralarından bilgi sızdırmayı, ekonomiyi adım adım takip edip yakın çevremin bütçesine dost dokunuşlar yapmayı, ufak tefek yatırım tavsiyeleri vermeyi de bilirim (Tabii ki yatırım tavsiyesi değildir, resmi bir müessese ciddiyetiyle ekleyelim 😊).

Ama beni asıl tanıyanlar, her konuda içimde biriken bir çift sözüm olduğunu, tarafsızlığın o bıçak sırtı çizgisinde kalmaya çalışırken bile aslında ne kadar çok şey biriktirdiğimi bilirler. Herkesi dinlerim ben. Kulak kabartırım dünyaya. Fakat kendi değer yargılarımı, o kalabalıkların gürültüsünden uzakta, kendi yalnızlığımda tek tek inşa etmeye özen gösteririm. Herkesten fikir alırım, başkaları hakkındaki fısıltıları, yargıları uzun uzun dinlerim ama günün sonunda döner dolaşır, o insanı kendi kalbimin tahlil masasına yatırırım. Ve her defasında görürüm ki, dağın o arkada kalan, kimsenin bakmadığı yüzü hiç de anlatıldığı gibi değildir.

Neyse, uzatmayayım. Lafı dolandırmayı sevmem derim ama içimdeki ses hep daha fazlasını söyler. Hatırlarsınız, daha önceki bir yazımda da tam olarak bu tüketim çılgınlığının ruhumuza sızan zehrine değinmiştim. Çok da okunmuş, paylaşılmıştı hani. Mevzu hızlı tüketimdi; ama nesnelerin değil, sevginin, aşkın, o kutsal duyguların hoyratça harcanmasıydı. “Türk Tüketici Hakları: Lütfen Duyguları İade Etmek İçin Fişinizi Saklayın!” demiştim o zaman. Başlıktan da anlayacağınız üzere, bir sitem, bir karşı duruştu benimkisi.

Bugün ise saklanmayacağım, doğrudan kitabın ortasından konuşacağım sizinle. Konumuz: “AŞK.”

Yok, yok, hemen telaşlanmayın, ürkmeyin. Günümüzün o içi boşaltılmış, vitrinlere meze edilmiş modern ‘aşk’ trajedilerini anlatacak değilim size. Benim bahsettiğim, hani o dokunmaya bile kıyamadığımız, hani bakınca gözlerinin o tarifsiz parıltısında aklımızın, beynimizin yok olduğu cinsten olanlar... O eski, o sahici sarsıntılar.
Peki ya sahiden, nedir aşk? Var mı aranızda bu bilmecenin tanımını eksiksiz yapabilecek bir fani?

Müsaade edin, ben anlatayım size içimdeki karmaşayı.

Aşk!

Bilimsel bir laboratuvara sorsan, Antropolog Dr. Helen Fisher çıkar ve aşkı soğukkanlılıkla üç evreye ayırır: Şehvet, çekim ve bağlılık. Bu büyüleyici altüst oluşu testosteron, östrojen, dopamin ve oksitosin gibi hormonların salgılanmasıyla yönetilen biyolojik bir makineye indirger.

Edebi ve felsefi bir gözle baksanız; aşk, insanın kendi bencil varlığından vazgeçip, tüm kâinatı o sevdiğinin gözlerinden görebilme, orada kaybolabilme halidir. Tıpkı koca yürekli Aşık Veysel'in o ölümsüz siteminde özetlediği gibi: "Seversin, kavuşamazsın, bunun adı aşk olur."

Kısacası albayım 'pardon, sevgili okurlarım'; aşk, hayatı ve insanı tüm çıplaklığıyla güzelleştiren, kişiyi aynı anda hem savunmasız bir çocuk kadar kırılgan hem de dünyaya meydan okuyacak kadar olağanüstü güçlü kılan o muazzam, o karmaşık içsel deneyimdir.

PEKİ, GÜNÜMÜZDE NE HALE GELDİ BU KUTSAL DELİLİK?

Yok, yok, girmeyeyim o karanlık sokağa. Eğer o konuya bu çağın diliyle girersem, yarın sabah bu sütunda benim yerime başka bir köşe yazarının uysal kelimelerini okursunuz muhtemelen :).

Çünkü gerçek aşk; bir gün yaşananların hepsini tek bir kalemde çöpe atıp, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi baştan başlamak değildir. Duyguları öğle yemeğinde aceleyle tüketilen hafif bir tatlı, akşam yemeğinde ise üzerine kaymak kondurulmuş ağır bir ekmek kadayıfı gibi mideye indirmek hiç değildir!

Sesini duymaktır aşk. Sadece gözünü görebilmektir. Bazen sadece onun bu dünyada, seninle aynı zaman diliminde nefes aldığına şükretmektir. Aşk, bahaneler üretmek, gitmelere sebep aramak değildir. Sebepsizdir, nedensizdir; fakatsız, amasız ve koşulsuzdur. Bir şarta, bir menfaate bağlı değildir. Ve işin en saf, en dokunaklı yanı; o fırtınalı aşktan sonra geriye kalan o dingin sevgidir aslında aşkın gerçek tanımı.

Saygıdır onun kelimelerine, kurduğu cümlelerin noktasına kadar hürmet etmektir. Bir gülüşüyle gününün dopaminini almak, hayatın tüm o stresiyle baş etmeni sağlayan bir endorfin sığınağı bulmaktır. Kısacası aşk; biyolojik olarak başlar, kimyanı altüst eder; psikolojik olarak seni büyütür, geliştirir ve fiziksel olarak seni genç, dinç ve ayakta tutar.

Ha, günümüz mü?

Yok, yok.

O yaşananlar aşk değil.

En azından benim neslime, benim kalbime ve bana göre değil.

Bugünün o mekanik aşklarına, o aşkmış gibi pazarlanan dümdüz hormonal taşkınlarına karşı isyanımı, kelimelerin efendisi, üstat Oğuz Atay’ın o içimizi paramparça eden sözleriyle mühürlemek istiyorum. Kim bilir, belki bu feryat bir yerlerde, birilerinin nasırlaşmış kalbine bir ders olur...

“Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Tedirgin etme beni. Bu sefer geride bir şey bırakmadım. Tasımı tarağımı topladım geldim. Neyim var neyim yoksa ortaya döktüm. Beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim. Bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim. Beni uyandır.”

YA DA

“Gökten bela yağdığını düşün, senin de kaçacak, saklanacak hiçbir yerin olmadığını düşün… İşte aşk böyle bir şey.”

İşte insanlar! Aşk tam olarak budur.

Kaçamazsın, saklanamazsın, zırhlarınla korunamazsın. Bir gün gelir, o özenle ördüğün kapını kırar. Yıkılmaz sandığın duvarlarını yerle bir eder.

Ve sen, o enkazın ortasında, onun o duvarları neden yıktığını dahi sorgulayamayacak kadar düşünme yetini kaybetmişsindir...

Hadi sağlıcakla…