Indiana Üniversitesi’nden Prof. Thomas W. James, insan beyninde kararları tek başına veren merkezi bir sistem bulunduğu fikrine itiraz etti. James’e göre “karar verdiğimiz” hissi, beyindeki ayrı bir karar mekanizmasından ziyade duyusal, sensorimotor ve motor süreçlerin beyin, beden ve çevreyle sürekli etkileşiminden ortaya çıkıyor.
Günlük hayatta verdiğimiz kararları çoğu zaman zihnimizde oldukça düzenli bir sırayla gerçekleşiyor gibi düşünürüz. Önce çevremizde olanı algılar, ardından seçenekleri değerlendirir, bir tercih yapar ve son olarak harekete geçeriz. Ancak Indiana Üniversitesi’nden bilişsel sinirbilimci Prof. Thomas W. James, onlarca yıldır oldukça doğal görünen bu tablonun beynin gerçekte nasıl çalıştığını tam olarak yansıtmıyor olabileceğini savunuyor.
James’in “Sensorimotor Mechanisms of Decisions and Actions” başlıklı çalışması, 2026 yılında Journal of Cognitive Neuroscience dergisinde yayımlandı. Makalede kararların algı ile eylem arasında bulunan bağımsız bir aşama olduğu kabulüne itiraz eden araştırmacı, eylemlerin doğrudan “karar” adı verilen ayrı bir süreç tarafından başlatılmadığını, bunun yerine sensorimotor mekanizmaların davranışı ortaya çıkardığını ileri sürüyor. Çalışma 1 Haziran 2026 tarihli dergi kaydında yer alıyor ve DOI numarası 10.1162/JOCN.a.2484 olarak belirtiliyor.

Karar verme sürecine ilişkin klasik tablo değişebilir
İnsan beyninin çalışma biçimini açıklarken uzun süre kullanılan modellerden biri, algı, biliş ve eylem arasında belirgin bir sıralama olduğunu varsayıyor. Buna göre çevreden gelen bilgi önce duyular aracılığıyla alınıyor, ardından bilişsel bir değerlendirme yapılıyor ve son aşamada uygun motor davranış ortaya çıkıyor.
Bilişsel bilimde “sandviç modeli” olarak da anılan bu yaklaşımda biliş, algı ile hareket arasındaki orta katmanda bulunuyor. Modelin temel varsayımı, duyusal sistemlerin bilgiyi aldığı, bilişsel süreçlerin bu bilgiyi işleyerek bir karar ürettiği ve motor sistemlerin de bu kararı davranışa dönüştürdüğü yönünde. Algı ve eylemin birbirinden görece ayrı aşamalar şeklinde ele alınması, bilişsel bilimde uzun süredir tartışılan bir çerçeve olarak biliniyor.
James ise tam olarak bu orta aşamanın sorgulanması gerektiğini düşünüyor.
Araştırmacıya göre beyinde duyusal işlemlerle ilişkili mekanizmalar ve hareketi yöneten motor mekanizmalar tanımlanabiliyor. Buna karşın, bu iki alanın arasında bulunduğu varsayılan ve tek başına “karar veren” bağımsız bir sinirsel aşamanın aynı netlikle gösterilemediğini belirtiyor. Indiana Üniversitesi de çalışmaya ilişkin değerlendirmesinde James’in yaklaşımını, algı ile hareket arasında merkezi bir karar verici bulunduğu düşüncesine yönelik teorik bir itiraz olarak aktarıyor.

James’e göre beynin içinde küçük bir “karar verici” yok
Buradaki en önemli ayrıntı ise çalışmanın “İnsanlar karar veremez” iddiasında bulunmaması.
James, karar kavramının günlük yaşamda ve davranışları tarif ederken son derece kullanışlı olduğunu kabul ediyor. Onun itirazı, “karar” kelimesinden yola çıkarak beynin içinde bu işi yapan ayrı bir kontrol merkezi bulunduğu sonucuna ulaşılmasına.
Başka bir ifadeyle insan kendisini bir seçenek üzerinde düşünüp sonuca ulaşıyor gibi hissedebilir. Ancak bu öznel deneyim, beynin içinde önce bütün seçenekleri değerlendiren, ardından nihai kararı veren ve daha sonra motor sisteme talimat gönderen tek bir mekanizma olduğu anlamına gelmeyebilir. James’in makalesindeki temel sav da kararların ve eylemlerin aynı fiziksel sinirsel süreçlerin farklı sonuçları olarak ele alınması gerektiği yönünde.
Bu yaklaşım, “Karar verdim ve sonra bedenim bunu uyguladı” şeklindeki sezgisel anlatımı tersine çeviriyor. Araştırmacıya göre davranış ortaya çıkarken duyusal bilgiler, hareket sistemleri, beden ve çevre birbirinden tamamen kopuk biçimde çalışmıyor. Tam tersine bu unsurlar sürekli birbirlerini etkiliyor.
Beyin, beden ve çevre aynı döngünün parçası olabilir
James’in önerdiği alternatif yaklaşımın merkezinde “eylem seçimi” olarak tanımladığı süreç bulunuyor.
Bu modelde çevreden gelen duyusal bilgiler yalnızca beynin içine gönderilen pasif veriler olarak görülmüyor. İnsan hareket ettikçe çevreden yeni bilgiler alıyor, bu bilgiler mevcut motor süreçleri etkiliyor ve ortaya çıkan hareket de yeni duyusal girdiler oluşturuyor.
Dolayısıyla süreç tek yönlü bir çizgi şeklinde ilerlemek yerine döngüsel bir yapıya bürünüyor.
Örneğin yürürken önünüzde bir engel belirdiğinde beynin önce görüntüyü eksiksiz biçimde analiz edip ardından bağımsız bir “karar mekanizmasının” devreye girerek “sağa dön” komutu vermesi gerekmeyebilir. Görsel bilgi, bedenin konumu, hareketin yönü, çevredeki koşullar ve daha önce edinilen sensorimotor bilgiler aynı anda davranışı şekillendirebilir.
James’in önerdiği çerçeve tam olarak bu tür sürekli etkileşimlerin daha ayrıntılı biçimde incelenmesini istiyor. Makalesinin sonunda da araştırmalarda insanların daha doğal, çevreyle etkileşime izin veren ve katılımcıya kendi hareketleri üzerinde daha fazla kontrol sağlayan deney ortamlarının kullanılmasını öneriyor.

Robot örneği “karar” kavramını yeniden düşündürüyor
James’in argümanını açıklarken kullandığı dikkat çekici örneklerden biri ise oldukça basit bir robot.
Indiana Üniversitesi’nin çalışmaya ilişkin açıklamasına göre James, yalnızca duyusal, motor ve sensorimotor modüllerden oluşan bir robotun çevresindeki duvarı takip eden bir davranış sergileyebilmesini örnek gösteriyor.
Robot dışarıdan gözlendiğinde hedefi varmış, bir strateji izliyormuş ve hangi yönde ilerleyeceğine bilinçli biçimde karar veriyormuş gibi görünebilir. Oysa robotun içinde davranışını yöneten ayrı bir “karar verici” bulunmuyor. Sistem çevresinden bilgi alıyor ve sahip olduğu bağlantılar doğrultusunda hareket ediyor. Ortaya çıkan davranış ise dışarıdan bakıldığında oldukça amaçlı görünebiliyor.
James bu örneği insan davranışına ilişkin daha büyük bir soruya bağlıyor: Bir sistemde davranışın amaçlı ve tutarlı görünmesi, mutlaka o sistemin içinde davranışa karar veren merkezi bir mekanizma bulunduğu anlamına gelir mi?
Araştırmacının yanıtı buna zorunlu olarak “hayır”.
“Sandviç modeli” neden tartışılıyor?
Aslında algı, biliş ve eylemin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı anlayış son yıllarda bilişsel bilimlerde farklı açılardan eleştiriliyor. Özellikle bedenlenmiş biliş, ekolojik psikoloji ve algı-eylem etkileşimi üzerine çalışmalar, düşünme ve davranmanın bedenden ve çevreden tamamen bağımsız süreçler gibi değerlendirilmesinin yetersiz kalabileceğini savunuyor.
James’in çalışması bu tartışmayı doğrudan karar verme kavramına taşıyor.
Araştırmacının asıl iddiası, “karar” sözcüğünün insan davranışını anlatmak için kullanılamayacağı değil. Sorunun, zihinsel bir deneyimi açıklamak için kullanılan soyut bir kavramın doğrudan beynin fiziksel işleyişindeki ayrı bir mekanizmayla özdeşleştirilmesi olduğunu düşünüyor.
Bu nedenle James, bilişsel sinirbilimin yalnızca klasik laboratuvar görevlerine ve önceden belirlenmiş seçeneklere dayanan deneylerden daha doğal ortamlara yönelmesi gerektiğini savunuyor. Çalışmanın yayımlanmış özetinde de araştırmacının, insanların çevreleriyle aktif biçimde etkileştiği ve sensorimotor süreçlerini sürekli güncellediği daha ekolojik test ortamlarını temel öneri olarak sunduğu belirtiliyor.
Beyinde karar verme merkezi olmadığı sonucu kesinleşti mi?
Burada önemli bir bilimsel ayrım bulunuyor.
James’in çalışması, “beyinde karar verme diye bir şey yok” sonucunu deneysel olarak kesinleştiren kapsamlı bir keşif çalışması değil. Makale, ağırlıklı olarak mevcut teorileri değerlendiren ve kararların eylemleri doğrudan nedenlediği kabulüne karşı alternatif bir kuramsal çerçeve öneren bir perspektif çalışması niteliğinde. PubMed kaydında da yayın türü “Journal Article” olarak yer alırken çalışmanın özeti açıkça karar süreçlerinin eylemleri nedenlemediği yönündeki argümanı geliştirdiğini belirtiyor.
Bu nedenle bulgu, “bilim insanları beynin karar vermediğini kanıtladı” şeklinde okunmamalı. Daha doğru ifade, beynin karar verme biçimini açıklamak için kullanılan mevcut modellerden birinin ciddi biçimde sorgulanması.
James’in önerisinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Çalışma, araştırmacıları “Beyinde karar nerede veriliyor?” sorusundan önce “Karar dediğimiz olgunun fiziksel karşılığı gerçekten tek ve ayrı bir süreç mi?” sorusunu sormaya davet ediyor.
Fiziksel süreçler ve karar kavramı arasındaki ayrım
James, argümanını felsefedeki fizikselci yaklaşımlardan da yararlanarak kuruyor. Bu çerçevede duyusal girdiler, sinirsel faaliyetler ve motor hareketler fiziksel süreçler olarak ele alınıyor. “Karar” ise kişinin yaşadığı zihinsel bir olgu olarak tanımlandığında daha soyut bir düzlemde kalıyor.
Indiana Üniversitesi’nin aktardığı örnekte James, kararı bir nesnenin ağırlık merkezi kavramına benzetiyor. Ağırlık merkezi, nesneyi anlamak için son derece yararlı bir kavram olsa da tek başına nesnenin dışında ayrıca fiziksel bir cisim değildir. Nesnenin ağırlık merkezini değiştirmek için nesnenin kendisindeki fiziksel dağılımın değişmesi gerekir. James benzer biçimde “karar”ın da davranışı açıklamak için yararlı olduğunu, ancak bunu beynin içinde ayrıca yer alan fiziksel bir karar vericiye dönüştürmenin yanlış olabileceğini savunuyor.
Bu yaklaşımın bir başka sonucu da “beynin içinde bizi izleyen bir kontrolcü” fikrini yeniden tartışmaya açması.
James, böyle bir merkezi denetleyici varsayımının felsefede “Cartesian Theatre” olarak bilinen probleme yol açabileceğine dikkat çekiyor. Çünkü beynin içinde kararları yöneten ayrı bir kişi olduğunu varsaymak, o kişinin kararlarını kimin yönettiği sorusunu yeniden ortaya çıkarıyor ve açıklamayı sonsuz bir zincire taşıyabiliyor.
Yeni araştırmalar için daha doğal deneyler öneriliyor
Çalışmanın belki de en dikkat çekici tarafı, yalnızca mevcut modeli eleştirmekle kalmaması.
James, bundan sonraki araştırmalarda insan davranışının gerçek dünyaya daha yakın koşullarda incelenmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü laboratuvarda bir kişinin iki seçenekten birini seçmesini isteyen basitleştirilmiş deneyler, doğal hayattaki algı, hareket, beden ve çevre arasındaki karmaşık ilişkileri tam olarak yakalayamayabilir.
Bu görüş, James’in kendi laboratuvarında bedenlenmiş biliş ve ekolojik psikoloji yaklaşımlarıyla yürüttüğü araştırmalarla da bağlantılı. Indiana University, araştırmacının daha az doğrusal ve daha eşzamanlı etkileşimleri inceleyebilecek deneysel yöntemler geliştirme ihtiyacına dikkat çekiyor.
Asıl soru belki de “Nerede karar veriyoruz?” değil
Tom James’in ortaya attığı tartışma, insanların yıllardır kullandığı basit bir anlatının sınırlarını gösteriyor: Görürüz, düşünürüz, karar veririz ve hareket ederiz.
Beynin işleyişi gerçekten bundan daha karmaşık olabilir.
Algı hareketi, hareket yeni algıyı, beden çevreyle etkileşimi ve çevre de beynin sonraki işlemlerini etkilerken, davranışın ortaya çıkması tek bir merkezden verilen komutların sonucu olmayabilir. James’in “eylem seçimi” yaklaşımı, tam da bu nedenle karar verme kavramını beynin içinde bulunması gereken ayrı bir kutu olarak görmek yerine, birbirine bağlı fiziksel süreçlerin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak ele almayı öneriyor.
Bilim dünyasında tartışmayı asıl büyütecek soru ise bundan sonra geliyor: İnsanlar karar verdiklerini hissetmeye devam ederken, beynin içinde gerçekten “karar veren” ayrı bir sistem bulmak mümkün olacak mı?
Şimdilik James’in çalışması bu soruya kesin bir son yanıt vermiyor. Ancak karar verme mekanizmasının tek bir merkezde aranması gerektiği düşüncesine güçlü bir teorik itiraz getiriyor.




