İşiniz düşene kadar basın, işiniz bittikten sonra BASIN!

Sözlerime nasıl başlayacağımı bilemesem de, ben artık basına herkes tarafından yapılan bu 'işe geldiği gibi davranma' olayından çok sıkıldım.

İş yine nasıl buraya geldi Kardelen, derseniz, şöyle baştan başlayayım. Dün Anahtar Parti'nin İzmir buluşması gerçekleşti. Daha çok yeni bir site olduğumuz için adımıza bir basın daveti gelmemişti tabi ki, açıkçası istemeyi de düşünmedik çünkü bu tür toplantılar çoğu zaman ajansların olabildiğince tamamında yer alıyor ya da sosyal medyadan bizler her şeye ulaşabiliyoruz. Ancak, Anahtar Parti İzmir İl Başkanlığı'nı bir konuda görüşlerini almak için aradığımda büyük bir nezaketle karşılandım. Görüş almak için aranmalarının çok hoşlarına gittiğini belirterek buluşmaya davetli olup olmadığım soruldu. Büyük bir nezaketle davet edildim. Başkanın ayrı basın sorumlusunun ayrı ilgisi, gerçekten değerli hissettirdi.

Pazar günü izinli olmama rağmen, sırf bu nezakete değer verdiğim için iznimi değiştirdim. Planlarımı değiştirdim. Sabahın köründe kalkarak kahvaltı programına katıldım. Daha sonrasında buluşmanın ikinci ayağına da katılmayı planlıyordum. Kahvaltıda konuşma yapan Genel Başkan, düşüncelerini, parti vizyonlarını o kadar net bir şekilde anlattı ki... Kuruluş amaçları, doğru gördükleri, yanlış gördükleri, sorduğu sorular... bu partinin kesinlikle gelecek vaad ettiğini düşünmeme yol açmıştı. Hala da siyaset sahnesinde çok konuşulan partiler arasında olduklarını düşünüyorum. Her şeyden önce basına karşı çok sevgili ve saygılılardı.

Programın ortasında yaşadığım bir teknik aksaklık sebebi ile programın 2. ayağına katılamayacağımı fark ettim. Aslında orada özel bir röportaj da almak istemiştim. Ancak yaşadığım aksaklık bunların tamamını etkilemişti. Programın ilk ayağı biter bitmez soluğu İzmir Başkanının yanında aldım. Kendisine nazik daveti için teşekkür ederek önümüzdeki günlerde röportaj isteğimi sundum. Elimi sıktı, geldiğim için teşekkür etti ve röportajımı kabul ederek, "Tabi ki, saat 16.00'daki programa katılacaksınız değil mi, orada..." dedi. Kendimi açıklamak isteyerek, "Başkanım katılamayabilirim çünkü..." dediğim anda lafımın bitmesini bile beklemeden elimi bıraktı ve arkasını döndü.

Öylece kala kaldım.

Neydi bu şimdi? Kahvaltıya değil de mesleki nezakete aç bırakılmış bir yerel basın mensubu olarak ilk saygıya hemen atlayan bir balık gibi mi bir refleks göstermiştim yoksa sorun bende değil miydi?

Döndüm gittim ben de... Ne yapayım ki?

Daha vaat edilenlerin yüzde 50'si dolmamışken, basına ne kadar değer verdiğinize konuşmalarınızda ayrıca paragraflar açarken birden bire sadece bizleri kullanmak için orada olduğumuzu yüzümüze vurmanıza gerek var mıydı?

Hayır, ahbap olalım demiyorum tabi ki ama, nedir yerel basının çektiği? Biri gelir 'bunlar' diyerek parmak sallar, Ankara'daki gazetecilerle ekran önünde şakalaşır sempatiklik pozları keser. Biri gelir, sizlerin değeri bilinmiyor diyip, işini gördüremeyeceğini anlayınca şak diye bırakır gider? Yahu mağazada bile satış temsilcisini öylece bırakıp gidemiyor insan kibarlıktan. Biz adam değil miyiz? Biz sadece işinizi gördüğümüz sürece mi saygıyı hak ediyoruz? Basın sadece, siyasetçiler için sadece birer halkla ilişkiler aparatı mıdır? Sadece kameralar açıkken mi insan yerine koyuluyoruz? Herkes sadece işinizi gördüğü sürece mi var? İşinizi görene kadar basın da basın, işiniz bittikten sonra BASIN mı? Yerel basın mensupları sadece siyasetçilerin ajandasını dolduran, iş bittiğinde ise yüzüne bakılmayan birer 'figüran' mı?

Normali bu ise bizlerde sizleri çektiğimiz gibi arkamızı dönüp gidelim kardeşim. Öyle yapınca değerliyiz belli ki.
Niyet, gerçek düşünce bu kadar da hızlı gösterilmez ki... bir parmak bal ile ancak bu kadar oluyormuş demek. Dinozor gazetecilerimiz gibi ne kadar ekmek o kadar köfte mantığı ile mi yaklaşmak lazımdı sizlere? Meslek büyükleri sonuçta, var bir bildikleri diyerek mi yaklaşmalıydı?

Ben buna inanmıyorum. Ben gazetecinin asıl gücünün, siyasetçinin ilgisinde değil, kendi kaleminin bağımsızlığında olduğunu biliyorum. Her ne kadar kabul etmeseniz de, değiştirmeye çalışsanız da, süslü cümlelerinizde 'değişmesi gerekenler' olarak listeleyip uygulamasanız da bu böyle.

Bu, kişisel bir kırgınlık değil yanlış anlaşılmasın. Bu mesleki itibarsızlaştırmaya verilen bir tepki.

Eğer İzmir İl Başkanı’nın bu hareketi kasıtlı bir itibarsızlaştırma değil de anlık bir dalgınlıksa, köşem de telefonum da kendisinin açıklamasına her zaman açıktır.

Sağlıcakla, dilinizdeki ve kalbinizdeki ile bir kalın.